29 Ağustos 2017 Salı

Death Note Filmi (2017 Yapımı) Hakkındaki Görüşlerim



     Anime denilince akla gelen birkaç yapımdan biri de Death Note'tur. Herkesin mutlaka duymuşluğu ya da biraz izlemişliği vardır. Mainstream bir anime olmasına karşın kalitelidir. Ben Death Note'un animesini izlemek istedim fakat karanlık atmosfer beni aşırı şekilde daralttığı için izleyememiştim. Netflix'in film uyarlaması yapacağını duyunca da animeyi işkence çekerek izlemek yerine (elbette animenin kötülüğünden değil benim karanlık atmosfere dayanamamamdan ötürü) filmini beklemeye başladım. Aslında sinemada izlemeyi düşünüyordum ama IMDB puanı bayağı düşük olduğu için (4,9) internetten izlemeye karar verdim. Dün akşam da açıp filmi izledim. Her şeyden önce filmin Stranger Things ile garip bir şekilde benzerlik gösterdiğini fark ettim. Atmosferden renk paletlerine, arka plan müziklerinden karakterlerin giyim tarzlarına kadar sanki Stranger Things evreninde geçen bir hikaye izliyormuşum hissine kapıldım. Bildiğiniz üzere Stranger Things'de bir Netflix yapımı. Aralarında nasıl bir bağ var bilmiyorum ama bir bağ olduğuna eminim.



     Şimdi gelelim filmin konusuna. Filmde liseli bir Amerikan genci saha kenarında oturmuş ödev yaparken gökten bir defter düşüyor. Üzerinde Death Note yazılı bu defterin içinde kurallar yazılı. İlk kural "bu deftere ismi yazılan kişi ölecektir" diyor. Başroldeki karakterimiz de bu defteri kullanarak kız arkadaşı ile birlikte dünyaya adalet getirmeye çalışıyor. Kısaca filmin olayı bu. Zaten bu yazıyı okuyorsanız filmi izlemişsiniz demektir. O yüzden ben direk yorumlarıma geçmek istiyorum. Öncelikle filmde akış çok hızlı. Tabiri yerindeyse kopuk bile diyebiliriz. Mesela Light (başrol karakteri) defteri alır almaz kullanmaya başlıyor. Halbuki seyirciye en az 64 tane kural olduğu gösteriliyor. (Belki yüzlerce kural vardır ama biz bir sahnede 64. kuralı görüyoruz) İnsan hiç mi böyle bir defterin kurallarını okumaz. Aklıma Evil Dead filminin yeni versiyonu geldi. Orada da asla kitabı açmayın ve okumayın tarzı kurallar yazılıydı ama kaşınan karakterlerimiz yine de okudular. Kafama takılan diğer bir nokta Light'ın daha yeni tanıştığı bir kıza bu defterden bahsetmesi. Ben Light'ın yerinde olsam hiç kimseye defterin varlığından bahsetmezdim. Seyirciler olarak Light'ın sevgilisi olan Mia'nın psikopat bir karaktere sahip olduğunu filmin ilerleyen dakikalarında anlıyoruz ama bizim avanak ergenimiz filmin sonuna kadar hiçbir şeyin farkına varmıyor. Tabi Light'ın peşinde olan L karakterimiz de insanı çileden çıkarmakta birebir. Ben L'in olduğu sahnelerde ekran başında ufak sinir krizleri yaşadım. Bir karakterin davranışları bu kadar mı yapmacık olur. Bu kadar mı itici durur. Hackerlık ve dedektiflik böyle bir şey değil diye avazım çıktığı kadar bağırıp, bunu videoya çekip, videoyu da Netflix'e göndermek istiyorum. Ryuk'un kana susamış tavırları ve ota boka karışması da garip geldi çünkü defteri kullanan kişinin özgürlüğünü kısıtlıyor bir noktada. Kafamda bunun gibi pek çok olumsuz düşünce olunca acaba dedim. Acaba Death Note'un animesi nasıl? Onu da Bir sonraki yazımda inceleyeceğim.



     Uzun lafın kısası Death Note'un Amerikan uyarlaması olan yeni filmi IMDB ölçeğinde 5 puan civarında olmayı hak eden oldukça ortalama bir yapım. Televizyonda gördüğümüz hiçbir emeğin olmadığı saçma salak filmlerden biri asla değil. Ortada ciddi bir emek var ama yaklaşım yanlış. Yine de izleyip izlememek size kalmış.

23 Ağustos 2017 Çarşamba

Çözüm Dengeli Yaşamak



          Hayat hakkında bir tavsiye verecek olsaydım, dengeli yaşamanızı önerirdim. Dengeli bir hayat mutluluğa giden yoldur. Tıpkı dengeli beslenmenin vücudu sağlıklı tuttuğu gibi hayatın her alanında dengeli bir yol izlemek bizim için en iyi seçim olacaktır. Mesela tasarruf konusunu ele alalım. Diyelim ki tasarrufun dozunu fazla kaçırdınız ve paranız olmasına rağmen (düzgün yemek yiyebilecek, kıyafet alabilecek vb.) hiç harcama yapmamaya çalışıyorsunuz. Bu durumda kendi kendinize işkence etmiş olacaksınız ve boş yere psikolojiniz kötüleşecek. Ya da aşırı şekilde para harcadığınızı düşünün. Örneğin 3500 TL kazanıyorsunuz ama aylık 5000 TL harcıyorsunuz. Bu durumda birkaç ay içinde hacizlik olursunuz ve çok zor duruma düşersiniz. Gördüğünüz gibi iki uçta yaşamakta da sıkıntı var. Fakat maaşınızı dengeli bir biçimde israf etmeden ve ihtiyaçlarınızdan kısmadan harcayıp, kenara da 3-5 bir şey koyarsanız yapılabilecek en iyi şeyi yapmış olursunuz. Örnekler çoğaltılabilir fakat lafı daha fazla uzatmak istemiyorum. Bu yazıyı yazma sebebim de internette izlediğim şu video:




22 Ağustos 2017 Salı

Shutter Island Hakkındaki Görüşlerim



Büyük ihtimalle Leonardo Dicaprio'nun filmlerinden en az bir tanesi en çok sevdiğimiz filmler listesinde yer almaktadır. Kendisi yetenekli bir oyuncu ve yer aldığı filmlerin neredeyse hepsini severek tekrar tekrar izledim. Shutter Island'da bu filmlerden biri. Fakat Shutter Island'ı Dicaprio'nun diğer filmlerinden ayıran önemli bir nokta var. Filmin amacı size bir deneyim yaşatmak.



Filmi izlerken paranoyakça düşünmeye başlıyorsunuz ve son sahneye geldiğimizde "Neden daha önce fark etmedim ki?" diye düşünüyoruz. Halbuki filmi tekrar izleyince film boyunca durumu fark edebilmemize yardımcı olacak pek çok ipucunun serpiştirildiğini fark ediyoruz. Filmin geçtiği ortamın size hissettirdikleri de çok başka. Mesela ben ilk sahneden itibaren filmdeki gerilim havasına girdim. Paslı bir tekne ile içinde dünyanın en tehlikeli akıl hastalarının bulunduğu bir adaya doğru gidiyorlar. Kapalı havanın getirdiği karanlık ve okyanusun maviliği birleşince gidilen yolun iyi bir yere çıkmayacağını hissediyoruz. Adaya vardıkları andan itibaren görevli olan herkesin aşırı gergin ve tetikte olması bizi daha da paranoyak hale getiriyor. Film ilerledikçe yolunda gitmeyen bir şeyler olduğuna ikna ediyoruz kendimizi. (Daha doğrusu yönetmen bizi ikna ediyor.) Kendi aklımızca "Bu adada çok pis işler dönüyor, herhalde burada insanların üzerinde deney falan yapıyorlar." gibi teoriler üretir hale geliyoruz. Tabi filmin sonunda ortaya çıkıyor ki aslında başrol karakterimiz olan Teddy Daniels (Leonardo Dicaprio) adadaki akıl hastanesinde tedavi gören bir hasta. Bu hastaya lobotomi yapılmadan önce baş psikiyatrist son kez şansını denemek istiyor ve her uyandığında akıl hastanesinde olduğunu unutan eski dedektif Teddy'i o adaya göreve yollanmış bir dedektif olduğu bir senaryonun içine sokuyor. Amacı ise zihnindeki kabullenmeme durumunu aşmak.



Filmin sonu biraz açık uçlu. Tam karakterimiz her şeyi kabullendi derken sabah oluyor ve yine akıl hastası olduğunu unutmuş bir şekilde davranmaya başlıyor. Teddy'i lobotomi yapılmak üzere çağırdıkları sırada Teddy yanındaki doktora dönüyor ve şöyle diyor: "Söyle bana, hangisi daha iyi. Bir canavar olarak yaşamak mı yoksa iyi bir adam olarak ölmek mi?". Film bu noktada bitiyor. Buradan 2 sonuç çıkarabildim ben. İlki, Teddy akıl hastası olduğunun farkında fakat karısının çocuklarını öldürmesi ve kendisinin de karısını öldürmesine dayanamadığı için lobotomi olmayı seçiyor. Bu bence çok mantıklı bir seçenek değil. İkincisi, Teddy akıl hastası olduğunun farkında ve lobotomi yapılmak üzere götürüldüğü sırada kaçacak ve atlayarak intihar edecek. Ben bunun daha olası olduğunu düşünüyorum. Her halükarda film çok güzeldi ve izleyenlere yani bizlere anlattığı şeyler vardı. Ben tanıdığım herkese filmi öneriyorum ve şu ana kadar izleyipte hoşuna gitmeyen birisi çıkmadı. Sizde bu tarz filmleri seviyorsanız benzer filmleri yorum olarak yazarsanız çok sevinirim. Hoşçakalın.

Neden Kara Delikler Evreni Silebilir - Bilgi Paradoksu

     Kara delikler ve evrenin işleyişi hakkında çok güzel bilgiler içeren bu videoyu paylaşmak bence her insanın görevi. Türkçe altyazısı da...